DM Sohbet: Eda Soylu

Sanatçı olmanda ne etkili oldu?

15 yaşında ilk defa 9 ay ailemden uzak yaşadım. Değişim programı öğrencileri her zaman çok talihli olmuyorlar. Çok lay lay lom bir hayatları olmuyor, gittikleri aileler bazen zorluk çıkartabiliyor ve bunun gibi sorunlar oluyor. Şimdi ben İstanbul gibi neredeyse 20 milyon bir şehirden kalkıp 2000 kişilik bir kasabaya gittim Constantin adında. Bu biraz tesadüf bence bu isimlerin böyle olması. İnsandan, daha çok hayvan vardı ve ilginç bir deneyimdi. Ve o deneyimle ev kavramını bence ben o dönemde sorgulamaya başladım. Bunu da şimdilerde daha iyi anlıyorum.

Evi yeniden kurmak serginde göç temasına vurgu yapıyorsun. Bu sergiden bahsedebilir misin?

Ev ve barınak kavramı benim çok uzun yıllardır üzerinde düşündüğüm kafa patlattığım kavramlar. Ev dediğimiz kavram nedir yani ev kime göre evdir? Yaşadığımız yerde o kadar çok farklı sorun var ki mütemadiyen bir yıkım içerisindeyiz. Bu aslında bence siyasallıktan, ya da sosyallikten, ya da mecburiyetten çok, yerleşmişlikten kaynaklanıyor. Yani bütün bu yıkımlar, binaların yıkımları, etrafımızda bulunan göçmenlerin ruhlarındaki yıkıntılar… Yani bunların hepsini aslında biz görebiliyoruz. Ve bunlarla beraber yaşıyoruz. Şimdi bütün bunları ben ele alırken uzun zamandır üzerinde çalıştığım ve “Evin Yüzü Burkuldu” serimin devamını getirmek istedim bu sergide. Ve “Evin Yüzü Burkuldu” bir Metin Altıok şiiri. Metin Altıok 93 yılında yakılarak öldürülmüş bir insan. Ve bu insandan çıkan bir şiirde de diyor ki, “Yıkıcılar geldiler yıktılar. Çıkardılar kapı pervazlarını, pencere pervazlarını. Düştü gürültüsüyle yüzü köhne evin.” Şimdi sen böyle bir insanı yakıyorsun. Yakarak öldürüyorsun ve ben buna çok çok üzülüyorum. 93 yılından bahsediyoruz biz geldik 2017 yılına hala aynı şeyleri konuşuyoruz. Ve benim bir önceki sergim Unutulmuyor.

“Ne Tuhaf” da bir Metin Altıok dizesiydi, bir başka şiirinden… Bu da aynı şekilde, çünkü ben bunun çok önemli bir metafor olduğuna inanıyorum. Altıok’un hayatımızdaki varlığının. Çünkü sessizce bunu yapıyor ve sessizce gidiyor hayatımızdan. Benim bütün işlerimin temeli bastırmak ve ezilmek kavramlarına dayanıyor yani oppression ve suppression kavramlarına dayanıyor.

Bizler maalesef günlük hayatımızda oppression adı altında suppression ile başa çıkmaya çalışıyoruz. Ben bu iki kavramı yani fiziksellik ve fragilite kavramlarının içinde bulunduğu baskı ezilme kavramlarını, beton ve çiçekte bulabildim. Beton çok kaba bir material… Beton her yerimiz beton. Çiçekse çok daha narin fragile bir materyal. Bu ikisinin birbirleriyle oluşturduğu diyaloğu ben normalde duvar kağıdı adlı bir isimle enstalasyonlar yaparak gerçekleştiriyorum. 2014 yılında yaptığım gibi. Ancak bu sergide istedim ki bir tek yıkılma nedir onu göstermeyelim, yıkılmayı da yaşatalım, yıkılmayı da izleyiciye yaptıralım.

Yıkım eylemi gerçekleşsin. O yüzden de bu sergide beton ve çiçek ile yaptığım duvar kağıdı işimi ayaklar altına aldım. Ezerek yürüdük üzerinden ve sergi hala devam etmekte nisan ayına kadar ve sizden sonra gittiğimde artık iyice toz olmuş durumdaydı. Şimdi bu temel üzerine kurulu bir sergi alanında hem benim kendi yaşadığım kendi barındığım yerden hem de sokaktan topladığım kentsel dönüşüme maruz kaldığı için yıkılan evler kaldırım kenarlarına atılıyor biliyorsunuz. Ondan sonra molozcu amcalar onları gelip alıyorlar ve çöpe atıyorlar. O eşyalar, anılarıyla izleriyle beraber yok oluyor. Ve ben yapabildiğim kadar o eşyaları toplamaya çalışıyorum sokak kenarlarından.

Eş zamanlı olarak sen kendin de o yıkımı evinde birazcık yaşadın…

Aslında şimdi ben bir yerde barınıyorum, benim kendi barındığım bir evim var. O atölyem ben orada yaşıyorum. Ve benim barındığım evde barınan benle beraber objeler var. Şimdi bu objeler günlük hayatımızı geçirdiğimiz evde, etrafımızı sarmalayan şeyler. Ben atölyemde herhangi bir iş ürettiğimde, ilk önce, kendi üzerimde, kendi duvarlarımda, kendi eşyalarımda deneyimlemeyi istiyorum.

Çünkü bir işin, birine rahatsızlık vermesini istiyorsam ilk önce onun nasıl bir rahatsızlık verdiğini anlamam icap ediyor. Ve bana nasıl bir duygu yaşatacağını anlamam icap ediyor. Bu yüzden de Akbank Sanat’ta geçtiğimiz sonbahar gösterdiğim, Twister Yard adlı bir işim vardı. Gaz kapsüllerinden esinlenerek oluşturduğum… Bu işi ben ilk önce bütün tuvalet, yatak odası ve mutfak kapılarıma yerleştirdim, ki böylece normalde yanlış bilmiyorsam bir kapı aralığı 110 yada 90 cm’dir, böylece kaldı bana 40 cm. Gece kalkıyorum tuvalete yay bana çarpıyor. Öyle bir ortamım oldu benim bir buçuk yıldır atölyede. Ve artık öyle bir vakit geldi ki, bu kapılar sanki birey oldular ve bunlar kendi evlerini istediler. Benim bu sergiyi yapmaktaki en büyük amaçlarımdan biri işlerime barınak bulmaktı. Ben onların da evi olsun istedim ve o arayışla çıktım. Çünkü ait oldukları evler sökülüyor, atılıyor ve kapı tek başına kalıyor. Onları gördükçe, benim kapılarım da bu hale gelsin istemedim. Ve bütün bu hem dışardan toplanmış kapılarla, hem de benim yaşanmışlığımın barındığı pencere, kapılar ve bilimum ev ana objeleriyle yani evi ev yapan objelerle biz bu sergiyi açtık ve çok ilginç geri dönüşümler aldık bu sergiden.

Balat’ta geçirdiğin süreç nasıl bir deneyimdi senin için?

Ben ilk Balat’a gittiğimde direk izinlerimi oradaki insanlardan aldım. Balat’a gittim, binalarımı seçtim, etrafında oturan insanlardan rica ettim: “Ben böyle böyle bir şey yapıyorum, kullanabilir miyim, ben sanatçıyım, ben duvarları güzelleştirmeye geldim, izin verirseniz eğer duvarınızı kullanmak istiyorum.” Gibi gibi sorularla onlarla sıcak temas kurup, çay içip, oturup, işte “abla napıyorsun,” “teyze nasılsınız” gibi muhabbetlerle çok keyifli zaman geçirdik. Ondan sonra izinlerimi aldım, ertesi sabah mahalleye geldim ve direk ürettiklerimi asmaya başladım. Tabii bu ne demek, benim sokak ortasında harç karıştırmam demek. Şirin şirin gidip izin istemekle harç karıştırmak ayrı bir hikaye oluyor. Çünkü insanlar “n’apıyor, n’apıcak bu kız şimdi” gibi meraklı gözlerle böyle camlardan bakıyorlar ama ardından onlara açıklayınca “böyle böyle yapıyorum” falan diye “ah, kızım kolay gelsin” işte “bir şey istersen çay kahve su haber ver” diye diye beni bırakıyorlar. Aynı zamanda yoldan geçen adam diyor ki, “Abla bunları yapıyorsun bunlar akşama kalmayacak ne uğraşıyorsun tek tek.”

Kaldı mı?

Kaldı 1,5 yıl oldu 2 yıl olacak neredeyse.

Ama sen zaten bu interaktif bir iş olsun istedin…

İki tane yaptım. Totalde on tane enstalasyon var ama iki grup. Birincisi ilk başta Vodina Caddesi’nin paraleline, diğer ikinciyi de mahallenin içlerine doğru yaptım. Ve ilk yaptığımda ben de sonuçta ilk defa dışarıda iş yapıyorum, ben de çok şey öğrendim. Bundan elimde fazla kaldı beton ve çiçek, ve vapurla karşıya geçeceğim. Orada bir tane bina var hani bu JR’ın “Winkles of The City” (Şehrin Kırışıkları’nı) yaptığı ve belediyenin boyadığı… O binanın içine ben bir enstalasyon yapmıştım.

Neyse enstalasyonu yaptım. Elimde kalanları da fotoğraf çekimi yaparım diye ortalara koydum, sanki duvardan düşmüş gibi. Çekimimi yaptım, günümü bitirdim, ben döndüm. Bayramın ilk günüydü bu. Bayramın 3. Günü Instagram’ım bir anda patlıyor deli gibi, böyle takır takır notifikasyonlar geliyor. Bir uyandım noluyor falan meğersem birileri (ve o birilerinin ben oradaki çocuklar olduğunu düşünüyorum) bayramın 3. Günü oradan yerdeki o bütün parçaları alıp, teker teker bütün cafelerin önüne koymuşlar. Ve cafeler de bana teşekkür ediyor bunun için.

Yani bunu ben yapmadım. İnsanlar çok garip mesela benim beraber gezdirdiğim insanlar üzülüyor böyle dokunanları görünce, koparmaya çalışanları görünce. Oysa ben “sakın dokunmayın o insanlara” arkadaşlarıma diyorum “bırakın deneyimlesinler işleri.” Gerekirse koparacak on dakika boyunca elinde onunla yürüyecek “bu ne ya?” diyecek, belki de çöpe atacak, ama olsun o on dakika bile benim için mühim. Ben onu çok önemsiyorum.

Benzer Yazılar