Arzu Atabarut: Timbavati Günlüğü

Güney Afrika’ya kadar gitmişken, üstelik neredeyse 2 hafta kalmışken, tüm seyahati sadece safariye ayırıp dönmek olur mu diye düşünen çok kişi vardır eminim. Ben de bu gruba dahildim…Ta ki 13 günümüzün Timbavati’de göz açıp kapayana kadar nasıl geçtiğini anlamayana kadar…

Seyahat başlıyor…

Uzun gece uçuşları en rahatı… Gece uçağa bindik ve sabah saatlerinde Johannesburg’daydık. Jet lag söz konusu bile değil. Saat farkı da, rötar da yok. Bu iyi haber çünkü Timbavati’ye bizi götürecek pervaneli uçağa yetişmemiz lazım. Havaalanında Fransız arkadaşlarımızla buluşacağız. Sonrasında hep beraber Timbavati’ye 1 saatlik bir uçuşumuz var. Hatırladığımdan daha uzun bir uçuş ama farketmez, pervaneli uçak keyiflidir. Yeter ki rüzgar, fırtına olmasın. Neyse ki şanslıyız. Ne yağmur var, ne de rüzgar… Uçakta motorun gürültüsü elverdiğince aylardır görmediğimiz Fransız dostlarla sohbet, dedikodu, keyif derken Timbavati’ye vardık bile…
Uçaktan inince kalacağımız kampa 20 dakikalık bir araba yolculuğumuz var.
Ve nihayet kamptayız. Tüm kamp çalışanlarının sergiledikleri performans nefis! Kendi seslendirdikleri Afrika ezgileriyle bizleri karşılıyorlar. Allah gerçekten siyah ırka müthiş bir hediye vermiş. Asıl işleri bu olmamasına rağmen hepsinin mi sesi bu denli güzel olur, hepsinde mi ritm duygusu içten gelir, hepsi mi bu denli ahenkle dans eder? Peki ya kıyafetlerinin şıklığına ve doğayla uyumuna ne demeli? Leopar detaylarla süslenmiş toprak tonlarında giysileriyle bize bir masal dünyasının kapılarını aralıyorlar…

Güney Afrika’da bir masal dünyası…

Timbavati bölgesinde yer alan bu masal dünyasını yaratanlar, gustolarıyla ve keyifli çevreleriyle tanınan çok sevdiğimiz iki yakın dostumuz…
Yılda sadece iki defa tatil amaçlı gittikleri kamplarına her defasında farklı dostlarını davet ediyorlar. Böylece hem kendilerine, hem de misafirlerine doğal hayatla iç içe, müthiş dingin ve unutulmaz bir tatil sunuyorlar. Hayatla bağlantıyı koparıp başka bir dünyaya gözlerini açmak, yarı depresif şehirli ruh halinden kurtulup her şeye çok daha tepeden bakmak, hatta hayatı hafife almayı başarmak için bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi?
Biz de farklı ruh hallerinde, değişik yaşlarda, ayrı ülkelerden gelen on kişi olarak bir Agatha Christie grubu oluşturmayı başardık.
Safari hizmeti veren ticari bir kampa gidildiğinde, sınırlı günde müşterilere iyi hizmet verebilmek ve tabiatta mümkün olduğunca fazla hayvan göstererek tatmin edebilmek çok önemli. Bu nedenle safariye çıkış saatleri de hayvanların avlanma, uyuma vb faaliyetleri göz önünde bulundurularak ya sabah çok erken saatte yapılıyor ya da akşam saatine denk getiriliyor.
Ancak bizim kampta ticari bir endişe olmadığı için hayat çok daha kolay. Kamp müdürü 34 yıldır bu işi yapıyor ve yaklaşık 20 yıldır da dostlarımızın kampından sorumlu. Söylediğine göre patronlar gelsin veya gelmesin her gün safariye çıkıyor, fotoğraflar çekiyor, birçok tabiat olayını kayda alıyor. Bir ömür böyle geçiyor…

Safari…

Sabah 08.00-11.00 arasında kahvaltıda buluşup güne keyifli bir sohbetle başlıyoruz. Yabancılarla bir arada olunca kültürel alışveriş de her zaman iki tarafın lehine oluyor. Sohbet konuları tükenmiyor.
Saat tam 11.00’de günün ilk safarisi için jipe yerleşiyoruz. Jipin etrafı açık, öyle bahsedildiği gibi koruma teli veya parmaklık falan yok. Afrika’nın pek cazip bir bitki örtüsü olduğunu düşünmüyorum. Az yeşillikli bodur ağaçlar ve sarı tonlarda toprak bir örtü. Tuhaf ama hiç de çekiciliği olmayan bu çalılığa boş boş bakarak jipin içinde bir hayvan görme umuduyla ilerlemek insana terapi hissi veriyor. Büyük bir şehirden gelip de tek beklentinin kısacık bir an bile olsa tabiatta özgür dolaşan bir hayvanla yüz yüze gelmek olması ruha detoks niteliğinde. Bir nevi şalteri indirip hayatı dondurmak diyebilirim.
Saat ne ara 13.00 olmuş ve kampa geri dönüyoruz hiç anlamıyorum.
Şimdi koşarak gidip hazırlanmamız gerek. Ev sahibimizin sofraları çok meşhur. Katiyen safari kıyafetiyle sofraya oturmak istemem… Biliyorum ki her öğlen ve her akşam ayrı bir sanat sergilenecek, hiçbir gün diğerini tekrarlamayacak.
Sofranın güzelliği, neşesi ve buluğunduğumuz ortama uyumuna bir de yemeklerin lezzeti eklenince insan masayı terk etmek istemiyor.
Saat 17.00’de günün ikinci safarisine çıkacağız. O saate kadar vaktimiz var. Güneşlenmek, kitap okumak, internette vakit geçirmek için bol zamanımız var. Ama ben bungalova çekilip terasta uzanmayı babunları, impalaları, yaban domuzlarını izlemeyi tercih ediyorum. Zaman nasıl hızlı geçiyor anlamak mümkün değil.
Saat 17.00 ve tekrar jipteyiz. Hipopotamlar, gergedanlar, bufalolar, filler bizi selamlıyor. Her zaman denk gelmez. Çok çok şanslıyız. Zebralar, zürafalar, gnular ve kudulardan bahis bile etmiyorum. İmpalalara zaten ilk günden alıştık, rastlamasak olmaz. Peki leopara veya aslana rastlayacak mıyız? Gözler bu ikiliyi arıyor. Bari biri olsun… Ama saat 18.00 olunca gün batımı zamanı…Şık piknik sepetlerinin açılma vakti.
Gün batımında şampanyamızı yudumlarken herkes kendi sevdiği tatların peşinde. Ben mango kurusu ve macademia fındıkları eşliğinde gün batımında suda uyuyan tembel hipopotamları izlerken, Güney Afrika’da çok sevilen kuru etlerin (biltong) talibi de çok oluyor. Kamp müdürü biz Türkler’i bulmuşken Fransızların dedikodusunu yapmadan duramıyor. Sabah 11.00’de safariye çıkmanın çok geç olduğunu aslında 05.00-06.00 gibi çıkmak gerektiğini ama ne yazık ki Fransızların uykuyu tercih ettiklerini söylüyor. Akşam da safari dönüşü 20.00’de uyumaktan bahsedince derhal Fransız dostlarımızın safhına katılıyoruz. Halimizden pek memnunuz.
Bu sohbet devam ederken Afrika’da gün muhteşem renklerle batıyor. Tabiatın gücünü ve bizlere sergilediği güzelliği her akşam başka tonlarda, farklı hislerle yaşayacağız. Biz şimdilik bu akşamın tadını çıkarıyoruz.
Akşam 19.00’a kadar safariye devam ederken kamp müdürünün tuttuğu fener yolumuzu aydınlatıyor. Gündüz karşımıza hiç çıkmayan tavşanlar etrafta cirit atıyor, ışığa gözlerini dikmiş karanlıkta bizi seyrediyorlar. Az sonra kimbilir hangi hayvana akşam yemeği olacakları fikrini kafamdan uzaklaştırmaya çalışıyorum. Neyse ki az önce karşımıza çıkan iki çakala yakın değiller.

Akşam Yemeği

Kampa döner dönmez hazırlanmak için bungalova koşuyoruz. 20.00’de içkide buluşacağız ve hiçbir Avrupalı geç kalmaz. Her akşam başka bir bungalovda buluşulup içkiler alınıyor. Neyseki bu gece davet sırası bizim bungalovda değil. Hazırlanmak için yeterli zamanımız olacak. Her bir bungalova Afrika’daki farklı hayvanların isimleri verilmiş ve ismine uygun dekore edilmiş. Saat tam 20.00’de buluşmak için “Elephant” ta kalan dostlarımıza içkiye gidiyoruz. Artık cep telefonları, kameralar hayatımızın içinde. Herkes birbirine safaride çektiği fotoğrafları gösteriyor. Ama neyseki sadece 5 dakika süren bir meşgale bu. Sonrasında telefonlar ortadan kalkıyor ve keyifli sohbet başlıyor.
Saat 20.30’da Afrika’da olduğumuzu bize iliklerimize kadar hissettiren “boma”ya yemeğe geçiyoruz. Boma Afrika kabilelerinin geleneksel buluşma mekanı. Ağaç dallarından yapılmış daire şeklinde bir bölüm ve ortada muhakkak ateş yanıyor. Asıl amaç vahşi hayvanların içeri girmesini engelleyen bir çemberin içinde güvende olmak…
Bizi muazzam bir sofra bekliyor… Her gece farklı bir konsept, her gece farklı bir görsel şölen. Bir gece zebralar, diğer gece çitalar soframızı süslüyor. Tüm yemek takımları, örtüler, servisler sadece o geceye özel. Bugün safaride en çok filleri gördük ve günün şerefine bu akşam tüm sofra fillerle donatılmış. Şarap kadehlerini hortumlarıyla kaldıran fillerin sunumuyla içkimizi yudumlamak gerçekten büyük keyif.

Güney Afrika Mutfağı

Uluslararası mutfak ve lezzetli deniz ürünleri önerileriyle vaktinizi almak istemem. Sevdiğimiz tanıdık tatların yanı sıra Güney Afrika’ya ait yerel tatların da denenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Önerilerime gelince;
Timsah etini seveceğinize eminim ama yavaş bir tanışma süreci isterseniz gayet hafif bir seçimle timsah carpaccio’yu deneyebilirsiniz.
Et seviyorsanız Gnu (Afrika antilopu), Kudu (bir tür Afrika ceylanı) veya yaban domuzu çok lezzetli.
Güney Afrika mutfağında benim favorim hangisi diye soracak olursanız kesinlikle “bobotie” derim. Alt tarafta devekuşu etinden kıyma, üzerinde ise krema ve yumurta ile hazırlanmış bir karışım fırına veriliyor. Üst bölüm kızarınca keserek ikram etmek mümkün oluyor. Bizim damak tadımıza çok uygun ve müthiş lezzetli. Yanında da muz ve hindistan ceviziyle hazırlanmış katı bir sos ikram ediliyor -ki muhakkak beraber tatmak lazım. Yabani pirinç de bu ikiliye eşlik edince müthiş bir trio oluyorlar.
Bobotie’yi devekuşu kıyması yerine kazciğeri ile yapmak da mümkün ancak bence fazla ağır bir tat olur. Devekuşu etini yadırgayanlara hemen benimseyecekleri bir bilgi vereyim. Yağ oranı sadece %3 , protein oranı çok yüksek. Üstelik hindi etinden lezzetli, dana etine benzer bir tadı var. Besin değerlerine fazla takılanlar için en doğru seçim.
Tatlı olarak önerim ise fırınlanmış tart üzerinde sütlü bir muhallebi. Gayet lezzetli ve hafif.
Güney Afrika’da tarım çok önemli bir yer tutuyor ve dünyanın pek çok ülkesine sebze ve meyve ihraç ediyorlar. Önerim oraya gitmişken taze sebze ve meyvenin tadını bol bol çıkarmanız. Türkiye’de raflarda olan ancak ne yazık ki eski tadı kalmayan sebze ve meyvelerden bol bol yemeyi sakın unutmayın.

Zulu kabile dansçıları…

Başlangıç ve ana yemek arasında birden davul sesleri ve müthiş etkileyici Afrika ezgileri yükselmeye başlıyor. İnanılmaz bir sürpriz! Koşarak “boma”dan çıkıyoruz. Dışarıda Zulu kabilesine mensup 20-25 kişilik bir grup yerel giysileri, dansları ve davula eşlik eden canlı performanslarıyla Afrika’yı iliklerimize kadar işliyorlar. Kabile danslarını izlerken hayatımda gördüğüm en etkileyici performanslardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Bu kadar estetik, bu kadar canlı ve bu kadar samimi bir görsel şölen hayat boyu unutulmaz.

Ve sonuç…

13 günlük safari seyahatinde neler mi gördük? Öncelikle şunu bilmenizi isterim; safariden döndüğünüzde herkesin sorduğu soru şu: Big Five’ı (Büyük Beşli) gördünüz mü? Safaride istediğiniz kadar çok hayvan görmüş olun, şayet bu beşliden sadece birini bile görmeden döndüyseniz karşınızdaki dudağını büker ve safariye gidip, eli boş dönmüş muamelesi görürsünüz. Big Five hangileri mi? Bufalo, gergedan, fil, aslan ve leopar. Peki biz hepsini gördük mü? Yanıt kocaman bir EVET. Ama bir de seyahatin sürprizi vardı ki dünyada çok çok az kişi görme şansına erişmiş: Beyaz Aslan…

Öğrendik ki tüm dünyada doğal ortamda dünyaya gelen sadece 2 adet beyaz aslan kalmış (sirklerdekilerden veya özel yetiştirmelerden bahsetmiyorum). Bir erkek ve bir dişi. Biz dişi beyaz aslana iki defa denk geldik. Düşünsenize dünyadaki tek beyaz dişi aslan. Bu arada minik bir not; beyaz aslanlar albino değiller, bu renge genetik olarak sahipler.

Bir diğer sürpriz bilgi de bize kamp müdüründen geldi. Farklı günlerde siyah, gri ve beyaz renkte üç ayrı gergedana rastladık. Sadece ton farklarıyla anlaşılan bir farklılık ancak kamp müdürünün söylediğine göre özellikle beyaz gergedan çok nadir görülürmüş. Özetlemek gerekirse safarinin sonunda hepimiz beyaz aslandan bahsederken kamp müdürünün dilinden düşürmediği beyaz gergedandı…

Son birkaç not:

– Güney Afrika’da safariye gidecekseniz Kruger National Park’ta bir kampta kalmanız gerekiyor. Kruger Park’ın büyüklüğü mü? Belçika kadar! Dolayısıyla sadece kampınıza yakın bölgelerde dolaşmanız mümkün…
– Her kampın kendine ait arazisi var. Bu arazi sınırlarını kamp müdürleri gayet iyi biliyorlar. Yani araziyi belirleyen bir duvar veya tel örgü yok. Ancak başkasının arazisine girmek büyük cezaları da beraberinde getiriyor. Siz her gün kendi arazinizin sınırları içinde keşfe çıkıp hayvanlara rastlama umuduyla dolaşırken hayvanlar özgürce Kruger Park’te istedikleri arazide dolaşıyorlar. Kruger Park’ın gerçek sahipleri hayvanlar…
– Kaçak avlanmayı ve ziyaretçi güvenliğini sağlamak için Kruger Park’ta safariye çıkmanın da saatleri var. Sabah 06.00 itibariyle kendi arazinizde safariye çıkabiliyorsunuz. Güneş ışıklarıyla beraber park kapıları kendiliğinden otomatik olarak açılıyor. Yani anahtarla başında bekleyen bir görevliden ricacı olmanız imkansız.
– Safari yapmadığınız bir gün kampınıza çok uzak olmayan en fazla birkaç saat uzaklıktaki küçük köylere veya kasabalara gidip göz atabilirsiniz. Yolda göreceğiniz tabiat manzaraları, şelaleler de bu bir günlük kaçamağın bahanesi olsun. Biz tercihimizi kamptan 2 saat uzaktaki Blide River Canyon ve Lisbon Falls’tan yana kullandık.
– Safaride alışverişi unutun! Ancak kaldığınız kampın dükkanı veya ziyarete giderseniz küçük kasabalardaki birkaç adreste el yapımı objeler, aksesuarlar, takılar, kumaşlar bulmanız mümkün. Ama sadece bu niyetle yola çıkarsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Hazır yola çıkmışken listenize birkaç adres daha eklemeye çalışın.

Arzu Atabarut

Benzer Yazılar